IngiltereRehberi

İngiltere’nin Rekor Sıcaklarında Nasıl Serin Kaldık?

İngiltere’nin Rekor Sıcaklarında Nasıl Serin Kaldık?Kültür

Haziran güneşi İngiltere’ye bu yıl biraz fazla cömert davrandı. Hani kış boyunca bulutların arasından bir kere yüzünü gösterse mutlu olduğumuz o soluk güneş var ya, işte o bir anda bütün gücüyle ortaya çıktı. Termometreler 30 derecenin üzerine çıkınca Londra’nın ritmi değişti; parklar doldu, marketlerin dondurucu reyonları boşaldı, herkes aynı cümleyi kurmaya başladı: “Bugün gerçekten çok sıcak.”

Türkiye’den gelen biri olarak sıcak havaya yabancı değilim sanıyordum. Ama İngiltere sıcağı başka bir şeymiş. Çünkü burada mesele sadece dışarının sıcak olması değil; evlerin, metroların, pencerelerin, halıların ve bütün gündelik düzenin bu sıcağa pek hazır olmaması. Türkiye’de yaz akşamı dediğinizde aklıma açık balkon kapıları, hafif esen bir rüzgâr, serin taş zeminler gelir. Londra’da ise kendimi tül perdeleri sıkıca kapatmış, saçlarım ensemde toplanmış, elimde kartonla kendime rüzgâr yaparken buldum.

Biraz komik, biraz çaresiz, biraz da “Peki şimdi ne yapacağız?” hissiyle geçen bir sıcak dalgasıydı.

Evler kış için yapılmış, yazı pek düşünmemişler

İngiltere’ye ilk taşındığımda evlerdeki kalın tuğla duvarlar, çift camlı pencereler ve pofuduk halılar bana çok sevimli gelmişti. Kışın içeride sıcak oturmak fikri insanın hoşuna gidiyor tabii. Fakat güneş birkaç gün üst üste bastırınca aynı evlerin bambaşka bir yüzü ortaya çıkıyor.

Bu evler sanki içerideki en küçük sıcaklığı bile saklamak üzere tasarlanmış gibi. Gündüz güneş duvarlara vuruyor, tuğlalar ısıyı yavaş yavaş içine çekiyor, akşam olduğunda dışarısı biraz serinlese bile ev hâlâ günün sıcağını geri veriyor. Klima ise çoğu evde yok. Hatta burada klima, Türkiye’deki gibi sıradan bir ev eşyası değil; daha çok ofislerde, alışveriş merkezlerinde veya bazı yeni yapılarda karşılaştığınız bir lüks gibi.

Duvardan duvara halı kaplı odalar da bu sıcaklarda ayrı bir deneyim. Kışın ayağınızı sıcak tutan o yumuşak zemin, yazın bir anda fazla yakın, fazla ağır, fazla bunaltıcı geliyor. Çıplak ayakla yürürken bile insan serinlik arıyor ama halı bunu pek vermiyor.

Gece uyumak ise başlı başına küçük bir mücadeleydi. Yastığın serin tarafını çevirip durmak, pencereyi açsam mı kapatsam mı diye düşünmek, dışarıdan gelen sıcak havayla içerideki durgun havanın pek fark etmediğini fark etmek… Bir gece çareyi dondurucudan çıkardığım donmuş bezelye paketini ayak bileklerime koymakta buldum. İtiraf etmeliyim, o an kendime biraz güldüm. İnsan İngiltere’ye taşınınca bazı şeyleri baştan öğreniyor; sıcakla baş etmek de bunlardan biriymiş.

Vantilatör bulmak küçük bir başarı hissi veriyor

Sıcak hava uyarıları haberlerde görünmeye başladığı an ülkede sessiz bir hazırlık başlıyor. Kimse çok büyük cümleler kurmuyor ama herkes aynı şeyi yapıyor: vantilatör bakıyor.

Ben tabii bu konuda biraz geç kaldım. Evin içi birkaç gün içinde iyice ağırlaşınca en yakın Argos’a gittim. Kiosktan “fan” diye arattım ve karşıma çıkan “out of stock” yazısıyla kısa bir sessizlik yaşadım. Sonra Currys’e baktım, büyük marketlerin online stoklarını kontrol ettim, hatta mahalledeki küçük dükkânların vitrinlerine bile göz gezdirdim. Bazılarının kapısında küçük kâğıtlara yazılmış “No fans left” notları vardı.

Londra’da bir ürünün yokluğunu böyle anlıyorsunuz: herkes aynı anda aynı şeyi arıyorsa artık çok geç kalmışsınız demektir.

Sonunda mahalle arasında, normalde belki hiç girmeyeceğim küçük bir dükkânda son kalan masaüstü vantilatörlerden birini buldum. Büyük bir şey değildi; hatta biraz sesli çalışıyordu. Ama o gün onu kucağıma alıp eve dönerken kendimi gerçekten şanslı hissettim. Eve gelip fişe taktığımda odada dönen o hafif hava bile insana umut veriyor. Bazen konfor dediğimiz şey bu kadar basit olabiliyor.

Parklar güneşi yakalamaya çalışan insanlarla doldu

İngilizlerin güneşle ilişkisi gerçekten çok ilginç. Hava 18 derece olduğunda bile insanlar çimlere uzanıyor, sandviçlerini alıp parklara gidiyor, yüzlerini güneşe dönüp gözlerini kapatıyor. Kışın uzun gri günlerinden sonra bu çok anlaşılır bir şey aslında. Ama sıcaklık 30 dereceyi geçince aynı parklar bu kez gölge arayan insanlarla doluyor.

Hyde Park’a gittiğim bir gün ağaç altlarının neredeyse tamamen kapıldığını gördüm. İnsanlar havlularını, piknik örtülerini, kitaplarını, soğuk içeceklerini alıp en küçük gölge parçasına yerleşmişti. Havada güneş kremi kokusu vardı; özellikle o hindistan cevizli, yazı bir anda tatil gibi hissettiren kokulardan. Bir yandan çocuklar dondurma peşinde koşuyor, bir yandan köpekler dillerini dışarı çıkarıp sahiplerinin yanında gölgeye sığınıyordu.

Marketlerde de sıcak havanın izi hemen belli oluyor. Dondurma dolapları boşalıyor, soğuk içecek rafları karışıyor, herkes fırın ya da ocak kullanmadan yenebilecek şeylere yöneliyor. Sandviçler, hazır salatalar, meyve kapları, buzlu içecekler bir anda günün kurtarıcısı oluyor.

Türkiye’de sıcak havada evde yemek yapmak, balkon kapısını açıp mutfağı biraz havalandırmak daha mümkün gelir bana. Burada ise ocağı yakmak bile evi birkaç derece daha ısıtacakmış gibi hissettiriyor. Bu yüzden bazı akşamlar yemek hazırlamak yerine soğuk bir sandviç, bol buzlu bir içecek ve açık pencere önünde sessizce oturmak en mantıklı çözüm oldu.

Metroda sıcak daha da ağırlaşıyor

Londra metrosunu normalde çok severim. Şehrin altından akan ayrı bir hayat gibi gelir bana. Ama sıcak dalgası sırasında bazı hatlar gerçekten zorlayıcı oluyor. Özellikle Central Line ve Bakerloo Line gibi derin tünel hatlarında hava çok daha ağır hissediliyor.

Gorsel

İstasyona indiğiniz anda yüzünüze çarpan o sıcak hava var ya, dışarıdaki güneşten farklı. Daha kuru, daha kapalı, biraz metal ve balata kokulu bir sıcak. Merdivenlerden aşağı inerken insan daha trene binmeden yoruluyor. Vagonun içinde herkes sessizce kendi serinleme yöntemini bulmaya çalışıyor. Kimi gazetesini yelpaze gibi sallıyor, kimi su şişesini avuçlarının arasında tutuyor, kimi sadece gözlerini kapatıp bir sonraki durağı bekliyor.

Tren tünelde kısa bir süre durduğunda zaman da durmuş gibi oluyor. Normalde önemsemeyeceğiniz bir iki dakika, sıcak havada uzayıp gidiyor. O yüzden bu dönemde mümkün olduğunca daha ferah alternatiflere yöneldim. Elizabeth Line bu konuda büyük nimet. Daha yeni, daha geniş ve daha serin. Bazen yolculuk biraz uzasa bile sıcak bir tünelde sıkışıp kalmaktansa daha ferah bir hatta aktarma yapmak çok daha iyi geliyor.

Bir gün eve dönerken nehir otobüsünü tercih ettim. Thames’in üzerinde esen o hafif rüzgâr, yer altındaki boğucu havadan sonra insanın içini açıyor. Londra’yı suyun üzerinden izlemek zaten her zaman güzel ama sıcak bir günde bu küçük rota değişikliği neredeyse terapi gibi geldi.

Evde işe yarayan küçük serinleme taktikleri

Bu sıcak günlerde denediğim bazı şeyler gerçekten işe yaradı. Büyük çözümler değil belki ama İngiltere’de yazın evde serin kalmak çoğu zaman küçük önlemleri doğru sırayla uygulamak demek.

Ne yaptım?Nasıl işe yaradı?Küçük notum
Gündüz perdeleri kapalı tuttumGüneşin odayı doğrudan ısıtmasını azalttıBaşta karanlık geliyor ama işe yarıyor.
Gece karşılıklı pencereleri açtımEvde hafif bir hava akımı oluştuDışarısı gerçekten serinleyince yapmak daha mantıklı.
Vantilatörün önüne buz dolu bir kap koydumDönen hava biraz daha serin hissettirdiMucize değil ama küçük odada fark ediyor.
Pamuklu, ince kıyafetler giydimEv içinde daha rahat ettimSentetik kumaşlar bu havada insanı iyice bunaltıyor.
Ilık duş aldımVücut ısısını daha dengeli hissettirdiBuz gibi duş ilk anda iyi geliyor ama sonra daha çok terletebiliyor.

Şunu kesinlikle aklınızın bir köşesine yazmalısınız: İngiltere’de sıcak havada evi serin tutmanın sırrı, güneş içeri girdikten sonra değil, girmeden önce önlem almak. Sabah erken saatlerde evi havalandırmak, sonra perdeleri kapatmak ve akşam tekrar pencere açmak küçük ama etkili bir rutin haline geliyor.

Bir de su içmeyi hafife almamak gerekiyor. Türkiye’de sıcak havada su içmek daha otomatik bir alışkanlık gibi. Burada hava çoğu zaman serin olduğu için insan unutabiliyor. Ama metroda, parkta, market sırasında ya da evde otururken bile su şişesinin yanınızda olması gerçekten fark ediyor.

İngiltere yazı kısa ama iz bırakıyor

Bütün bu sıcak, bunaltıcı ve biraz komik mücadeleye rağmen İngiltere yazına kızmak zor. Çünkü bu ülkenin kışı uzun, gökyüzü çoğu zaman gri ve günler bazen fazla sessiz geçiyor. Böyle düşününce akşam saat 10’a kadar batmayan güneş, parkların dolup taşması, insanların ceket giymeden dışarı çıkması ve sokakların bir anda canlanması insana iyi geliyor.

Evet, evler fırın gibi oldu. Evet, metroda nefes almak bazı anlarda zorlaştı. Evet, bir vantilatör bulmak için küçük bir şehir turu attım. Ama bütün bunların arasında, Londra’nın yaz akşamlarında kendine has bir güzelliği var. Gökyüzü turuncuya dönerken apartmanların camlarına vuran ışık, parklardan eve dönen insanların yorgun ama mutlu halleri, açık pencerelerden gelen hafif konuşma sesleri…

Şimdi hava yavaş yavaş kendi İngiliz normallerine dönerken, odanın köşesinde duran o küçük vantilatöre bakıp gülümsüyorum. Belki biraz fazla ses çıkarıyor, belki çok güçlü değil ama bu yazın hatırası onda kaldı.

İngiltere’de yaz bazen birkaç haftalık kısa bir rüya gibi geçiyor. Geldiğinde insanı hazırlıksız yakalıyor, giderken de arkasında halı kaplı odalarda verilen serinleme mücadelelerini, park gölgelerini ve akşam güneşinin o yumuşak turuncusunu bırakıyor.

Paylaş
FacebookXWhatsApp
Yayınlama
Son güncelleme
İlgini Çekebilir